Aralık 08, 2022

"Acımızı sanatla yaşıyor, iyileşmeyi de sanatla buluyoruz"

"Acımızı sanatla yaşıyor, iyileşmeyi de sanatla buluyoruz"

 

14. İstanbul Bienali’nin “TUZLU SU: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori” başlıklı bienalin tamamlanmasına ramak kala, gerek tarihe bir not düşmek adına, gerekse de henüz gezmemiş olanların kaçırmamaları gerektiğine inandığımız işlerden bir seçki….

Tuzlu suyun altında, üstünde, etrafında, içinde, dışında… Kalsak da, geçsek de, göçsek de… Hep birlikte aynı suyun varlığında… Aynı sularda, aynı dalgalarda yuvarlanıyoruz. An geliyor düğüm oluyor yaşantılar, bireysel ya da toplumsal. Düğümler sıkışıyor, yüreklerimiz burkuluyor, isyan ediyoruz toplumu bu dalgalarda boğan düzene. An geliyor, bırakıp da pılımızı pırtımızı göçüyoruz, belki tarihin acı sayfalarında kaldığını zannettiğimiz, oysa nesiller boyunca yaşamlarımızı etkileyen terk edilmiş mekânlar, tehcirler, göçler, halk hareketleri yanı sıra geride kalan sessizlikler. Kimi zaman ses dalgalarına dönüşüyor insan dalgaları, kimi zaman İstanbul Boğazında olduğu gibi daralıyor, sıkışıyor, düğümleniyor, kimi zaman debisi artarak açık denize açılıyor, ferahlıyor. Farklı alanlarda tarihsel dönüşümler hatırlanıyor ve insanlık tarihi dalgalar, yansımalar, görünenin sakladığı görünmeyenler üzerinden irdelenirken ikinci dünya savaşı sonrası en büyük göç hareketinin yaşandığı şu günlerde zaman da bir şekilde kıvrılıyor. Geçmiş, gelecek, an bugünü algılamamızı yönlendiriyor.

Sanat, matematik, fen, nörobilim, mimari, deniz bilim gibi birçok araştırma alanıyla ortak bir düşünme teklif ediyor 14. İstanbul Bienali. Tuzlu Su Boğaz’ın etrafında şekillense de, Karadeniz’in Marmara ile buluştuğu Rumeli Feneri ve Riva’ya kadar İstanbul’u arşınlarken, Marmara Denizinin göbeğinde, Büyükada’ya varan çalışmalar mevcut. Sanırım ilk defa bu sene bienal Boğaz, Beyoğlu, Karaköy, Kadıköy hattından çıkarak İstanbul’un taşına toprağına, kıyısına köşesine yayılıyor.

 

35 kadar mekânda yüzlerce sanatçının katılımı ve bienale paralel galeri çalışmaları, okumalar, film izlemeleri, sohbet toplantıları ile dimağlarımızı açan, izleyiciyi düşünmeye, daha çok düşünmeye; sorgulamaya, daha çok sorgulamaya yönlendiren Bienalin tamamını tüm paralel etkinliklerle birlikte gezmek elbet mümkün değil. Bu anlamda her birimiz ancak gezdiğimiz kadar, gördüğümüz kadar, aldığımız kadar, algıladığımız bir serüven diye nitelemeliyiz bienali. Zaten farklı rotalarda gezerken rehberlerimizin dile getirdiği gibi bienalin amaçlarından bir tanesi de durup düşünmek, hatta soruların cevaplarını meditasyonla içselleştirmek. Üstelik buradaki yerimizin de bir sınırı var. Sizlere ancak gördüklerimiz, deneyimlediklerimiz arasında bizi en çok etkileyenlerin bir seçki sunmaya çalıştık.

CAROLYN CHRISTOV-BAKARGIEV
Carolyn Cristov-Bakargiev çok ünlü bir küratör. Dünya çapında pek çok sergide görev aldı. _ALP0805Kendisine bienalin küratörlüğü görevi teklif edildiğinde bienalin kavramsal çerçevesi üzerinde düşünmeye başlar ve gözüne ilk çarpan şey Boğaz olur. Boğaz İstanbul’un bir logosu niteliğindedir. Oysa logo bombardımanı altında yaşadığımız bu çağda bir logo kullanmak anlamsızdır. Düşünce yolculuğunu kendi ağızından dinleyelim: “Düşünmeğe başladığımda elimde bir çizgi vardı. Kâğıda çektiğim bir çizgi. Daha sonra bu çizgi dalgalara dönüştü, dalgalar da düğümlere ulaştı. Bienal çerçevesinde de bu dalga ve düğümler yönünde işler göreceğiz. Bu düğümler, bu dalgalar, tarihsel dalgalar, fiziksel dalgalar, çok farklı işlere ulaşacaklar”.

NEDEN TUZLU SU? NEDEN KANAL?
Boğaz görebildiğimiz kadarıyla kıtalar arasındaki geçiştir. Ama bunun altında göremediğimiz kısmına giden imgede de tuzlu sudan yararlanabiliriz. Burada sadece doğrudan sudan ve tuzdan beslenen işler olduğu gibi pek çoğu da suyum metaforik yönünden besleniyor. Mesela yüzey üstünün ve yüzey altının ilişkisi ve en çok da dalgalar. Ses, insan, isyan, öfke dalgaları olabilir. Bakargiev’in cevap aradığı belli sorular var tabi ki, “Dalgalar aslında düğüm haline gelmeye çalışan çizgiler midir?” “Öfkeyle başlamış bir dalga düğümlenebilir. Bu düğümü acaba nasıl çözmek gerekir?” Zaten sanat çok dönüştürücü bir işleve sahiptir Bakargiev’e göre. Sadece estetik yönü ile var olmaz, mutlaka dönüştürücü bir işlevi olması gerekir.

_ALP0923 _ALP0917Manevi olarak da ter ve gözyaşını ifade eder tuzlu su. Bakargiev bu bienal için çalışmalarına başladığında şöyle sormuş kendine. “İstanbul çok büyük bir alan, nerede çizgiyi çekmeliyim. Konumu belirlerken neleri dahil etmeliyim? Neleri içine katmalıyım” ve denizle birlikte bu çizgiler onu dalgalara götürmüş dalgalar da dalgalanmalar aslında. Toplumsal dalgalanmalar, ya da duygusal dalgalanmalar. Bu dalgalar beyin dalgalarına kadar giden bir yelpazeye açılmış. Bilimsel çalışmalar da var bienalde, sonra bu dalgalar da düğümlere dönüşmüş dalgaların düğümleri de dalgaların durmakta olduğu anlar yani bu olayların yaşanırken insanların durup “bir dakika, ne oluyor? Şu anda ne yapıyorum?” dediği anlar olarak yorumlanıyor. “Düğümü nasıl çözebiliriz? Ne oluyor? Ne yapıyoruz? ” gibi biraz düşündürüp algılamamızı da sağlamak için 35 farklı mekâna bölmüş mekânları. Biraz daha fazla sindirerek gezmemizi istiyor. Algılama anlarımız için kendimize fırsat vermemizi istiyor. Ünlü İngiliz sosyalist, teosofist, kadın hakları aktivisti, yazar Annie Besant’ın “Düşünce biçimleri üzerine bir teori” isimli kitabından yola çıkarak “Dünyayı algılamak yüksek bir meditasyonla mümkün olur. O yüzden bienali de meditatif bir şeye dönüştürmeyi denedik

BİENALDE 1915 OLAYLARINA ÖZEL ÖNEM ATFETMİŞ
“Biz acımızı, yasımızı sanatla yaşıyoruz, sanatla tutuyoruz ama aynı zamanda iyileşmeyi de sanatla buluyoruz” diye açıklıyor Bakargiev bienale bakışını. Tıpkı basın toplantısında bir bölümünü okuduğu İngiliz Şair Vita Sackville-West’ in şiirinde yazdığı gibi: “Small pleasures must correct great tragedies/Küçük zevkler büyük trajedileri tamir etmeli. ”

Bu yüzden ermeni sanatçılara ve 1915 ermeni olaylarına dair farklı mekanlarda çok fazla iş görmek mümkün.

 KANAL
İstanbul Boğazı denince akla gelen kavramlardan biri de kanal. Kanal, aynı zamanda bienalin ana mekânlarından biri olan İstanbul Modern’deki işlerden biri. Belki de, aslında diğer işlerin beyni gibi olduğunu söylemek mümkün. Bakargiev çok disiplinli çalışması sonucu bir araya getirilen mimariden, bilimden, biyolojiden feyz alan işleri besleyen fikirlerin ilk tohumlarını Kanal’da görüyoruz. Darwin’in evrim teorisinin bulduğu kitabı var. Annie Besant’ın kavramsal çerçevenin kökünü oluşturan Düşünce Formları kitabındaki çizimler var. Çağdaş sanat işleri var. İlham kaynağı olmuş fikirlerle ilgilenen diğer başka modern sanat işlerinin olduğu bir bölüm var. Fikirlerine öncülük etmiş ilk ürünler. Annie Besant’ın Düşünce Formları kitabından yola çıkarak görebildiğimiz objeler var. Bu kitabın kapsamında bir de göremediğimiz ancak onlar yoluyla sezebildiğimiz objeler var. Klasik anlamda sanatçı olan insanların değil ama bilim insanı veya filozofların da işlerini görüyoruz.

_ALP1783
PEYGAMBERLER /PROPHETS

İstanbul Modern’e girer girmez çok çarpıcı bir sahne ile karşılaşıyoruz. Richard Ibghy – Marilou Lemmens’in peygamberler isimli işi bu. Upuzun bir standın üzerinde kitaplı salanda çok ciddi istatistiki konuları çok hassas, çok zarif, kırılgan bir işle ele almışlar. Kaba ve kalıcı olanın içindeki hassas dengeleri sorgular gibi. Hediye vermenin pazar tepkisinden, maaş oranlarına, talep seviyelerinden üretim kapasitelerine, iş ve keyif seçimlerine, keyif anlarının maliyetlerine ekonomiyi şekillendiren, etki eden bir çok istatistiki bilgiyi, çok hassas kürdan gibi malzemeler kullanarak üç boyutlu kırılgan sanat grafiklerine dönüştürmüş Kanadalı bu çift. Sanatçılardan biri ekonomist. Ekonominin kırılganlığını sembolize eden etkileyici bu iş esasen süregitmekte olan bir iş ve hali hazırda evlerinde bunu üretmeye devam ediyorlar.

Eser, bulunduğu yerle son derece uyum içinde. İstanbul Modern’in kütüphane katındaki, kitaplardan oluşan sabit tavan yerleştirmesinin hemen altına yerleştirilmiş. Richard Wentworhky isimli Samoalı bir sanatçı 4. İstanbul Bienalinin bir parçası olarak mekâna özgü üretmişti bu eseri. Doğu ve batı kültürlerinden gelen kitapların kullanılması hem kitapların bulundukları yerlere hem de Marcel Duchamps’ın hazır yapıt kuramına gönderme yapar. Düzenlemeleri ve kültürel yakınlık/uzaklık düşüncelerini sorgular. Peygamberler isimli yeni eserin tam da bu kitapların altına, tam orta kısma yerleştirilmiş olması biraz Musa göndermesi sanki. Kitapların iki yana açılmış olması Peygamberler isimli işin ortalarından geçiyor olması. İkisi de Marksist olan sanatçılar günümüzde neo-liberal ekonomik teorilerin biraz eski çağların dini gibi bir işlev görmesine odaklanmışlar. Ekonominin, din gibi hem kendi dili var hem de oluşturduğu bir hayat tarzı var ve kitleleri sürükleme gibi de bir gücü var.

DEPO GALERİ – ANİ
“Ortaçağın kentlerinin en önemlileri arasındaydı. İnsanların 1001 kiliseli kent olarak andığı kent olarak andığı Ani büyüklük ve güzellik açısından Konstantinopolis ve Kudüs ile örtüşüyordu. Fakat ilk 1000 yılın sonunda Orta Asya’dan gelen göçebeler Ani’yi işgal etti. Kuşatma, yağma, yeni istilalar sürüp gitti. Kenti terk eden insanlarla beraber tüm yaşam Ani’den çekildi ve Ani’ye sessizlik çöktü. Sessizlikten daha iyi bir şeyler yapılamaz mıydı? Bugün her birinize bir ezginin bestesi ve kuşları taklit etmek üzere tasarlanmış birer çalgı verilecek: DÜDÜK. Ani’ye vardığınızda harabelerinde saklanacak ve kuş düdüklerinizle kuşları çağırmaya başlayacaksınız. Başta bir kaç çığlık sessizliği bölecek sonra bir ezgi büyüyecek. Ve kuş çağrıları korosu vadi boyunca ta Ermenistan’a kadar yankılanacak. Müzik devam edecek, ta ki tükeninceye, kuşlar Ani’ye dönünceye ve yaşam unutulmuş kente geri gelinceye kadar” Video yerleştirmeden alıntı…
Sanatçı video yerleştirmeyi yapmadan evvel yörenin o dönemdeki endemik kuşlarının seslerini taklit eden düdükler yapmış ve video yerleştirme filmini bunun üzerine çekmişler. Filmi izleyebildiğiniz gibi, düdüklerin bir kısmı ve Ani’nin en parlak döneminin krokisini de Depo Galeride izlemek mümkün Bir kaç ay evvel ziyaret etmiş olduğum Ani Antik kentinde elimde bu düdüklerden bir ya da bir kaçı ile de gezmeyi doğrusu çok isterdim.

BİR ŞİFA OLARAK SANAT
İstanbul Modern’in bir bölümü Aborijin sanatına ayrılmış. Yarı aborijin, yarı beyaz Avustralyalı olan sanatçı Vernon Ah Kee genellikle Avustralya’da yaşanan gerçekler ve aborijin hakları üzerine çalışan bir sanatçı. Bienalde bir kaç işine yer verilmiş. Biz burada bir işine odaklanmak istedik. Sanatçı, geçen sene, bienale hazırlanmak üzere İstanbul’u ve Türkiye’yi gezmesi esnasında Doğu’da Kürt ve Ermeni evlerinin terkedildiğini gözlemlemiş. Bu durumun evrenselliğini de düşünerek, Türkiye’ye özgü bir iş üretmek ister. Şunu düşünüyordu “nefret suçlarının bu suçları yaratan failleri arasında bir bağ var mıydı?”

Aborijin kültürüne ayrılmış köşede eski gelenekler ve yenileri varsa da bir tanesi aynı zamanda bir klan lideri olan sanatçı Djambawa Marawili’nin “insanın binlerce yıldır biriktirdiği travmaları şifalandırmak üzere yaptığı bir eser”. Kendisi işini planlarken, araştırdığı konu Türkiye’de insanların nasıl travmaları olduğu, neler yaşamış oldukları idi. Akabinde sanatı bir iyileştirme aracı olarak gördüğü için, “benim orda iyileştirebileceğim nasıl bir travma var?” sorusuna cevap arıyor. Bienal şekillendiricisi Bakargiev’den aldığı ve Türkiye’nin tüm geçmiş travmalarını, etnik çatışmaları, din sorunsalını inceledikten sonra ürettiği eserin bir şifalandırma mesajı var.

_ALP0836GÖRÜNENİN ARDINDAKI GÖRÜNMEYENLER
Bu arada görünen görünmeyen ilişkisi derken, rotaları ve sergileri izlerken görünen, ama görünmesine rağmen görünmeyen koskoca bir ekip var bienalin arka planında çalışmakta olan. Aldığımız duyumlara göre 3000 kadar görüşmenin ardından bienal ekibi 100lerce genç öğrenciyi gerek mekanlarda rehberlik etmek, gerek mekan rotaları boyunca bir nevi canlı navigasyon uygulaması gibi görev yapmak üzere işe almış. Günler boyunca her ziyaretçiye yön gösteren, sorularını tatlı tatlı ve kocaman gülümsemeleri ile cevaplayan bu gençleri takdir etmeden geçemedim. Öncelikli olarak görünmemelerine rağmen, bienalde yer alan işlerin görünmesini sağlayarak görünmeden görüneni görünür kılarak inanılmaz bir iş başarıyorlar.

Görünenin ardındaki bir diğer görünmeyen ise, mekân/sanatçı, mekan/iş ilişkileri. Bakargiev bienali şekillendirmek üzere şehirde yaşadığı iki yıl boyunca neredeyse bir İstanbulludan çok daha fazla tanır olmuş İstanbul’u. Yüzyıllık mekanlar, kimi terkedilmiş ve virane, kimi halen hizmet etmekte de olsalar hikayeleri, yerleşimleri ve varlıkları ile adeta sanatçıların çalışmaları için yaratılmış gibiler. Büyükada’da Çankaya 57 mesela.. Bindokuzyüzlerin başında Ermeni bir tüccar tarafından iki kızı için inşa ettirilmiş ikiz bir köşk burası. Bir nevi birbirine ayna gibi inşa edilmiş iki ev. Bu mekana sanatını sinestezi ve ayna sinestezi hastalığı üzerine farkındalık yaratmak üzere çalışan Daria Martin’in iki parçadan oluşan bir video işini uygun görmüş. Sinestezi aşırı duyarlı olma hastalığıdır. Ayna sinestezisi ise hastanın karşısındaki kişinin hissettiklerini birebir hissetme halidir.
SİZ HİÇ İNCİR AĞACININ ÇİÇEK AÇTIĞINI GÖRDÜNÜZ MÜ?
P2190758Mekân iş ilişkisine bir diğer örnek Asmalı Mescit’teki Adahan Oteli. Zamanında Kamondo ailesinin evi olarak kullanılmış bu bina incir ağaçlarının çok olduğu bir bölgede ina edilmiş. Oysa şimdi mahallede bir ağacı bile tek başına göremiyoruz. Kimisi otoparkta, kimisi iki evin arasına sıkışmış durumda; park gibi bir alan zaten yok ama üstelik bir de, sıkışmış ve itelenmiş durumdalar. Buradaki işin sahibi, sanatçı Meriç Algün Ringborg. Adahan’da çok parçalı ve çok yönlü bir iş sunan Ringborg bizleri hem incir ağacının dişi ve erkek cinsi ile, hem arılar ile incir ağaçları arasındaki son derece ilginç ve mucizevi döllenme/yumurtlama/döllenme döngüsü ile, hem kadın erkek ilişkileri ve mahremiyet üzerine düşünceleri ile, hem de çağlar boyunca incir ağacına atfedilen algılarla yüz yüze getiriyor.

TROÇKİ EVİ
Kızıl ordunun kurucularından Troçki’nin 1929 ile 1933 yılları arasında 4 yıl kadar bir zamanını P2190914sürüldüğü büyük adada geçirdiği evlerden biri de bienale dahil edilmiş. Burası 1800lerin sonunda yapılmış Yanaroz köşkü olarak inşa edilmiş ve şimdi de özel bir mülk ama harabeye dönmüş bir yer. Burada işini sergileyen, ve bienalin sosyal medyada neredeyse en çok paylaşılan işine de böylece imza atmış olan sanatçı ise 1980 doğumlu Adrian Villar Rojas. Kendisi işlerini özellikle metruk yapılarda sergilemeyi seven bir sanatçı. Bu nedenle bu sanatçının da mekânla eşleştirilmesi genel olarak onun işleri ile örtüşüyor. Bakargiev Adrian Villar Rojas’a mekânı gösterdiğinde o çok etkilenmiş ve “Troçki burada yaşadı. Bu ev artık bir sanat eseri ben buna bir şey yapamam ancak karşıdan seyredebilirim.“ diyerek günlerdir sosyal medyada öne çıkan 28 adet gerçek boyutlarında hayvan figürünü sanki karşıdan bu evi seyrediyormuşcasına denize konumlandırmış.

Burada yaptığı hayvanlar orijinal boyutlarda. Alttaki madde fiber glas. Daha güçlü, parlak ve güzel. Üstte kullandığı daha bozulabilir parçalar bazıları göremiyoruz belki ama et kullanmış, denizden bir şey kullanmış, tahta gibi, daha çabuk çürüyebilen bozulacak şeyler varda. Bunu şöyle yoruma açıyor sanatçı: Bu gördüğümüz parlak güzel dayanıklı olan kısım bizim göstermek istediğimiz, dışarıya karşı sunduğumuz kendimiz, ama sırtımızda bu taşıdığımız çürümüşlükler de içimizdeki gizlemeye çalıştığımız, travmalarımız ve kötü hislerimiz, duygularımız…. Bu şekilde hayvanın üzerine başka bir hayvan çıkardığı bir hayvan ve bunu taşıyor. Suyun arındırma gücünden istifade eder gibi arınıyor. Genlerle geçen de bir durum var. Atalarımızın korkuları var, onları da taşıyoruz bir şekilde. Onların altında eziliyoruz.

HAYALİ MEKÂNLAR
Bienalin programlarda duyurulan bazı mekânlarına gitmek mümkün değil. Riva’da mesela eser askeri bir alanda yer alıyor. Aynı şekilde İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Casa Garibaldi’nin altında bir arkeolojik kazı çalışması yapılmakta ve kazının tamamlanması bienale yetişmediği için mekândaki işi görmek mümkün değil. Bu mekânda, bir parçası da Rumeli Feneri’nde bulunana Lawrence Weiner’in “Ramak kala” işi var. Gidip göremiyoruz, ancak sanatçı işi mutlaka orada bulunmasını talep etmiş. Ve iş oraya yerleştirilmiş. Sivriada’daki bir diğer iş gibi, bu işler hayali mekânlara yerleştirilmiş işler ve bienalin görünmeyenin ardındaki görünen, görünenin ardındaki görünmeyen temasına hizmet ediyor.

P2190702ARTER _ALP1005
Arter‘in bir katı 1948 Tel Aviv doğumlu Bracha L. Ettinger’in işine ayrılmış. Sanatçı aynı zamanda bir psikanalist. Yahudi bir aileden geldiği için Holokaustun izlerini üstünde taşıdığını söylüyor ve zaten şu şekilde bir iddiası var. Çocuk ailenin bütün üzüntülerini, mutluluklarını, yaşanmışlıklarını genetik olarak ve aile hikâyeleri ile alır. Bu aileden ona aktarılır ve o çocuk onun izlerini taşır. Kendisi toplama kamplarında yaşamamış ama ailesinden bazı fertler yaşadığı için bunun onun üzerinde etkisi çok büyük. Not defterleri sergileniyor, psikanalize başladığı andan itibaren üzerine notlar yazdığı, resimler çizdiği, şiirler yazdığı defterleri… Eserin adı Kalbim ve içindeki yara yeri. Genel olarak işin adı ise Kalbim, içindeki yara yeri, üredik ve Medussa. Kadın kavramı üzerine çok fazla yoğunlaşıyor ve Freud’a karşı çıkan teoriler üretiyor. Sergideki bütün tablolarında bir kadın figürü görülüyor Birkaç tane figür ve suratlar var.

Kendisinin psikanalist olarak teorisi var. Freud kadının yerini farklı gösteriyor. Doğumla beraber bir travma yaşanır. Çocuk doğunca kadın anne olur. Fakat Etitnger anneliğin hamileliğin ilk tohumlarından itibaren hatta kadını ilk reglinden itibaren başladığını ve doğumdan sonra da bunun bitmediğini, devam ettiğini söylüyor. Sadece doğumla beraber kadın anne olmuyor, aslında zaten anne olarak hazırlanmış ve çocuk da sadece doğumla çocuk olmuyor o zaten öyle bir varlık.

SALT BEYOĞLU – NERDEN GELDİK BURAYA?SALT_20
80’ler -93’ler arası
Ana mekânların yanı sıra İstanbul’un birçok önde gelen galerisi ve sergi salonunda bienalle paralel sergileri izlemek mümkün. Salt Beyoğlu da “Nerden Geldik Buraya” isimli sergi de gezebildiklerimiz arasında bu paralele çalışmaların en etkililerinden biri. 80’ler-93’ler arası Türkiye’de toplumsal yaşamın mihenk taşlarını, çatışmaları, kadın erkek ilişkilerini, toplumsal ilişkileri, siyasi kararları mercek altına alan bu sergiyi gezerken günümüz izleyicisi kendine sormadan edemiyor: Ne değişti?

İLGİNÇ SORULAR
Troçki evinin oradaki işlerde genellikle ikisi üstüste biri beyaz bir kahverengi hayvanlar vardı. Şunu soran oldu. Bu ikisi kavga etmiş de birbirini öldürmüş de işte sırtına mı almış? İşte vahşi hayatın şeyini mi anlatıyor. Aslında kötü bir yorum değil. İlginçti.

_ALP0974Daha gezilecek çok mekân, söylenecek çok şey var. Ancak bu bienal anlatılarak değil, gezerek, rehberlerden dinleyerek, yaşayarak, üstünde düşünerek, hatta meditasyon yaparak gezilebilecek bir bienal. Sanat sadece sanatçıya değil, izleyiciye de şifadır çünkü. O yüzden, iyisi mi siz, şu son günleri de kaçırmayın ve 1 Kasım’a kadar bienalin gezmediğiniz diğer mekânlarını da tercihan rehber eşliğinde gezin, tekrar gezin. Her gezdiğinizde yepyeni gözlerle bakacak yepyeni algılara varacaksınız. Ben de zaten şimdi yazmayı bırakıp, tekrar gezmeye gidiyorum._ALP0938

Dalia MAYA
10 Ekim 2015

Bu yazı Şalom Derginin Ekim /2015 tarihli sayısında yayınlanmıştır. “ACIMIZI SANATLA YAŞIYOR İYİLEŞMEYİ DE SANATLA BULUYORUZ”

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir