Aralık 07, 2022

DALİA MAYA İLE 409. DİYALOG: TEPETAKLAK (Devam)

DALİA MAYA İLE 409. DİYALOG: TEPETAKLAK  (Devam)

ALTINCI BÖLÜM: NEFS’ E DAİR

Fırsat ve sanat denilince ne anlamalıyız, siz fırsatları nasıl değerlendirirsiniz?

Fırsat da an gibidir… Her an farklı yüzleriyle oradadır. Parça parçaymış gibi görünmesi bakmasını / görmesini bilmememizden kaynaklanır.

Yani fırsata da her konuya olduğu gibi tepetaklak bakmak gerekir. Bize öğretilmiş / kurguladığımız bakış açısının dışından bakmak.

Fırsatı kaçırmak ile ilgili sizin görüşünüz nedir ve kaçırdığınız fırsatlardan bir kaç örnek rica edebilir miyim? 

Diyorum ya fırsat yaşamın ya kendisidir. Fırsatı kaçırmak bizim parçalı bakışımız ile ilgili bir tepkimiz. Zaman gibidir fırsat. Zaman aslında (saat / gün / ay /yıl v.s. gibi) parçalı bir şey değildir. Zannettiğimiz gibi lineer bir çizgi bile değildir.

O halde sorumu şu biçimiyle değiştiriyorum: “Fırsat içinde fırsat mümkün müdür?”

Birbirini takip eden “anlar” değildir. Zaman yaşam “oluş”tur. Fırsat da öyle her an ordadır. Bakmasını bilirsen, elini uzatır alırsın.

Asıl gelmek istediğim yer – açıkçası  sanatçının yakaladığı ilhamlarla ilgili bir şeyler…

Ama siz beni dinlemiyorsunuz Dalia 

Dinliyorum dinlemesine de sanırım bambaşka yerlerdeyiz. Ben size bir soru sorayım: “Sanatçının yakaladığı dediğiniz ilhamlar nerededir, sanatçının dışında mı yoksa içinde mi?”

Bazen dışında bazen içinde…

Hımm. Pekiyi, denizde bir tas varsa, ve bu tasın içinde deniz suyu varsa su tasın içinde midir, dışında mıdır?

Tasın içindeki su içindedir dışındaki de dışında.

Hahaha.

Her zaman gerçekçiyimdir

Ama ikisi de aynı sudur. İçeriden dışarı ve dışarıdan içeri sürekli bir geçiş vardır. İlham da öyle bir şey…

O zaman tasa ne gerek var!

BURAYA KOYALIM

Bunu da buraya koyalım  Dursun burada

O zaman sanatçıya ne gerek var demek gibi bir şey bu soruya karşılık; o sadece oradadır  fark etmek için, fark ettiğini yaratmak, yeniden yaratmak ve fark ettirmek için. Belki de başka bir yeniden yaratıya neden olmak için.

Sinyal konusunda bir sorunumuz yok. Evet, insan – sanatçı bir biçimiyle sinyal alıyor. Çanak anten olmadan o bütünlük sağlanabilir mi’ den önce sinyal nedir ve nereden geliyor’ u sormak isterim. Daha sonra kaçırılan sinyaller konusu..?

Daha çok çift yönlü bir iletişim. Kendinizi bir radyo gibi düşünün. Hangi frekansa ayarlarsanız o frekansın yayınını alır ve yayarsınız…

Aaron’un ilhamla ilgili vurgusu ilginç tabii ki. O tümüyle nefse karşı bir antitez olabileceğinden bahsediyor. Yani sanatçı kendisine karşı bir şeyler mi üretiyor ve bahsini ettiğimiz frekans yakalama ve aldığımız sinyalleri doğru değerlendirebilmemiz için önerileriniz nelerdir?

İlla bir çanak anten söz konusu ise o sanatçının içsel bilgeliğidir. Ayarı bozulmuştur, üzeri tozlanmıştır temizlersin, ayarlarsın ve bir kas gibi çalıştırırsın.

Aaron neden böyle bir tavır koyma gereği duymuş olabilir yani “tam tersine bakmamızı” öneriyor, neden?

Başlamak üzere. Ben Aaron’un bir “tavır koyduğunu” düşünmüyorum.

Ama biz insanlar beyin / akıl sistemini çok aşırı kullanmaktan içses / içgüdü / enerji sistemlerimizi kullanamıyoruz.

“Sanatçı nefsine” geçecek olursak, dinsel teorilerde olduğu gibi “nefsinizi terbiye etmek istiyorsanız isteklerinizin tam tersini yapmalısınız” ne kadar doğrdurudur?

Onları dinlemeye alıştıkça akış / yaratıcılık / gerçeği algılama kolaylaşıyor. İlham /yaşam hep orada gereçekleşiyor. Orası sevginin kaynağı, akıl ve beyin daha çok korku kaynaklı üretim yapıyor.

İsteklerinizin tersini yapmak söylemine de ne dinsel ne de sanat açısından katılıyorum. Yani isteğin tersini yapmak değil yapılması gereken. Ancak korku kaynaklı bir istek değil, sevgi / aşk / yaşam kaynaklı istekler önemlidir.

Aaron Copland’ ı yanlış mı anladık acaba, neden nefse karşı bilinci ilhamla özdeştiriyor veya belki de kendisinin nefsi henüz tam terbiye edilmemiş olabilir mi? 

Aynı yerdeyiz.

Nefs korku kaynaklıdır ve illüzyonik bir dünyada toplum tarafından kabul görmüş çerçevede tutar insanı. Bu da ilhamı / sanatçı ruhunu / yaratıcılığı törpüler

Nefs ile egoyu özdeştirenlerle ilgili ne söylemek istersiniz?

Ne gibi?

Nefs – kendilik, ben, benlik ile ego’yu özdeştirenlere göre “ego terbiye edilmesi gereken” bir duygudur. Bu durumda sanatçı nefsi – egosunun durumu veya yeri neresidir?

Aynı satelit – çanak anten – sinyal ve frekans düzleminden devam edebiliriz.

Aslında nefs ve ego da insana belli yerlerde / durumlarda gerekli bir duygudur. O da aynı şekilde bir radyo frekansıdır. Dediğim gibi korku kökenlidir ve savunma amaçlı gerekli bir radyo frekansı alış/verişidir. Terbiye meselesi, kanımca,ego / nefs sinyalleri baskınlaşarak, içsel / iç görü yayınlarının kullanım dışı kalmasından kaynaklanır.

İç sesi ya da ilhamın sesini duyabilmek için bağlantı ayarlarınızı değiştirmeniz gerekir.

Güzel olan yayınlar arası sağlıklı ve dengeli bir şekilde raks edebilmektir.

Ki zamanla bu da gelişir. Çalıştırdığınız her kasın geliştiği gibi.

Ben şimdilik izin isteyeyim, başka zaman devam ederiz…

Diyalogumuza Altıncı Bölüm olarak ekliyorum 

Sevgi ile…

YEDİNCİ BÖLÜM: FİLTRELEME DÜZENLEME

Kendi çalışmalarına “eser” diyenlerle ilgili görüşünüz nedir?

Bakmak lazım esip geçiyor mu, kalıcı mı?

Şaka bir yana Türk Dil Kurumu “eser” sözcüğünü ilk sırada “emek sonucu ortaya konan ürün, yapıt” olarak ortaya koyuyor. O zaman kişi kendi çalışmasına gayet doğru bir şekilde eser diyebilir. Hatta dilerse “şaheser/benim şaheserim” de diyebilir. Bu kendisinin algısıdır. Kaldı ki herhangi başka biri de bir çalışmaya şaheser diyebilir.

Her şekilde bakmak gerek bence “kime göre / neye göre?”

Bir sürü soru yığıldı birden: “Sözcük anlamları ile ıstılah – kullanım anlamları arasındaki farklar nelerdir, kalıcı olup olmadığını nereden biliyor, “benim muhteşem şaheserim” e kadar gidebilecek sürecin sonu neresidir, kişisel algılar ne kadar önemlidir, algı yönetimi ne amaçla yapılır / yapılmalıdır, başkalarının değerlendirmelerinin önceliği / sıralaması nerededir, bakış açılarımızı neye göre düzenleriz / düzenlemeliyiz?”

Sanırım yine dönüp dolaşıp birey, kendilik, kendi’ ye geliyoruz.

Örnekleri merak ederim sürekli. 

Teker teker soraydın, iyiydi… 

Ama meselenin özü aslında şunu kavramakta yatıyor sanırım: “Herkes – istisnasız herkes, dünyaya kendi algı penceresinden bakıyor! Kimi belli bazı öğretilerde yoğunlaşarak bazı benzer ya da ortak düşüncelere/algılara/sonuçlara varıyorsa da bunların hepsi bir illüzyon. Ses ya da ışık ya da renk her ne ise insanın sinir sistemine değdiği an, bireyselleşiyor… kişinin daha önce biriktirdiği bilgi/algı/his/ sisteminin filtrelerinden geçiyor, tepki ancak bundan sonra doğuyor..

“Filtrelemede mi bir sorun var” diyorsunuz veya “herkesin filtresi kendine mi..?”

Herkesin filtresi kendineyse, insanlık tarihi boyunca onca zorluğa göğüs gerilerek elde edilen kazanımları değerlendirenler kimlerdir, onların özellikleri nelerdir?

Filtrelenmede sorun yok. Sistem böyle…

Filtrelendikten sonra düzenlenme aşamasında bir sorun olabilir mi yani yerliyerine koymak varken oraya buraya tıkıştırmak gibi..?

Yani şimdi şunu vurgulamak gerekir bence, naçizane.

Sorun dediğimiz şey ne, kime göre, neye göre?

Eğer bir sorundan bahsetme hakkını kendimizde görüyorsak, bir şeylerin belli bir şekilde olması gerekliliğine bilgi ya da inanç yoluyla ikna olmuşuz demektir. Oysa evrende her şey, her an tam da olduğu hali ile olmaktadır.

Olana iyi / kötü / sorunlu v.s. gibi etiketler vurmak olanı bizim algılayışımızla bağlantılıdır. Olanla kendimizin arasına yine kendimizin koyduğu mesafedir.

Kendimizde hak görmeden ziyade bahsini ettiğiniz “genel insan zihinsel işleyişi” ve haliyle kendimizi de daha iyi anlama çabası diyelim.

“Evrende tam da olduğu / olması gerektiği gibi var olduğu” ayrı bir diyalog konusu olabilir.

Sorunun amacından geldiğimiz aşamada: “Değerlendirme birimlerinin sistem işleyişlerinde yeri neresidir?” e kadar geldik.

İnsanlık tarihinin geldiği / geçtiği süreç boyunca görmek istersek gözardı edilebilecek bir durum değil kanımca.

Bir başka soru: “Neden muhatabımıza karşı bilek güreşi tavrı takınabiliyoruz, bazen?” Doğal gidişatı nasıl koruyabiliriz?

Sanıyorum doğal gidişatı koruyabilmek yaşama insanın sıklıkla yaptığı gibi korku penceresinden bakarak değil tam tersine sevgi penceresinden bakmakla mümkün.

Muhattabımıza karşı bilek güreşi yaptığımız sürece korkudan yola çıkmış oluyoruz ve doğal gidişatı bozuyoruz. Doğalımız sevgi çünkü…

Sevginin de tıpkı örnekte olduğu gibi yerinde kullanılmadığı – değerlendirilmediği zaman karmaşaya neden olduğu hatta komik – trajikomik durumlara yol açabildiği doğru mudur?

Komik ya trajik durduğunuz yere / olaya mesafenize göre algınızdır. Algınız size her türlü oyunu oynar. Şimdi burada şunu görmek gerekir: “Bir kişi var, dediğiniz gibi sevgiden değil korkudan hareket ediyor. İkinci bir kişi var birinci kişinin muhattabı durumunda ve belki de üçüncü kişiler var birinci ve ikinci kişiyi izleyen durumunda”.

Birinci kişi sevgiden hareket etmiyor. İkinci ve üçüncü kişiler birinci kişiyi nasıl algılıyor ve nasıl tepki veriyor pekiyi, sevgiden mi hareket ediyorlar yoksa korkudan mı?

SEKİZİNCİ BÖLÜM: KALICILIK

Diğer soruya geçmek isterim izninizle: “Sizce DİYALOGSANAT kurgusu gelip geçici mi yoksa kalıcı mıdır?”

(Katılımcılardan birisi hariç tümü hayatta)

Bu sorunun cevabı da bence zaman yelpazenizin genişliği ile alakalı.

“Bekleyi bekleyi gözümden oldum” diye bir cümlemiz vardır  hatırlarsınız.

Bir de tabi aslında hiç bir şey yoktan varolmaz. Bilgi de öyle. Bizler sadece bildiğimizi hatırlıyoruz diyalogsanat gibi kurgular üzerinden, hatırladığımız sürece kalıcı olacaktır.

“Tekrar” konusuna mı giriyoruz burada?

Bekleyerek değil, olarak. “Anda farkında” ve “hazır ve akışta” olarak. Bence tek yol budur. Değerlendirme ise benim haddime değildir. Ben ancak sanatın ya da felsefenin bendeki yansımasını değerlendirebilirim ve bu sadece beni bağlar.

Felsefe bir anlama çabasıdır. Sanat da öyledir. Ee, herkes kendi bildiği / bilinci / algısı kadar anladığına göre (hatırlayalım kendi filtrelerinden geçerken bireyselleşiyor) değerlendirme de ister istemez bireysel olacaktır.

Bir alttaki soru ile de bütünleştirerek devam edersek; “devlet ve diğer kurumsalın DİYALOGSANAT türü yeni – farklı oluşumları maniple etmeden, içini boşaltmadan, kendine benzetmeden olduğu gibi koruyup yaygınlaştırması mümkün müdür, değilse tarihi tecrübelerinden de yola çıkarak ve günümüz felsefe bunalımına da çözüm olabilecekse AŞMANIN yolları nelerdir?

Ortak bilgi birikimi, ortak kurgular, benzer algı ve değerlendirmelerle sonuçlanıyor gibi görünse de sonuçta bu bir yorumdur ve bireyseldir. Kimsenin de benim algım seninkinden daha değerli deme hakkı yoktur. Öte yandan toplumsal olarak ortak kurgular içinde yaşadığımız için bu bilgi ve kurgulara daha hakim olanların değer biçmesine izin veriyoruz. Bunu yaparken bunun da bir illüzyon olduğunu hatırlıyorsak, toplumsal oyunun içinde ama farkında kalmış oluruz. Hatırlamazsak, oyunda bir piyondan fazlası olamayız.

Eski bir Çin -galiba-, atasözü der ki “oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya girer”. Bizler bir oyunda olduğumuzun ne kadar farkında olursak o kadar iyi yaşarız… Ne kadar farkında değilsek o kadar mutsuz ve acı içinde yaşarız. Oyun, bizim için (en azından bu haliyle) er ya da geç nasılsa bitecek. Soru şu olmalı: “Nasıl yaşamayı seçiyoruz; mutsuz ve acı içinde mi, mutlu ve keyifle mi”?

Üretimden ve kalıcı eser bırakmaktan zevk alan hatta hayatının özüne / gayesine bunu yerleştirenler için neler söylemek istersiniz, bu bağlamda..?

Kalıcı eser bırakma çabasından vaz geçip (yani odak noktasına eserin kalıcı olması gerektiği kaygısını koymayıp) anın deneyiminde kendilerini ve üretimlerini akışa bırakmalarını öneririm.

Çünkü yaratıcılık kaygılarda değil, akıştadır.

🙂

Teşekkür ederim  Böylece diyalogumuzun sekizinci bölümünü tamamlamış olduk. Başlık bulmalıyız..?

Rica ederim.

Başlık da akışın içinde bir yerlerdedir.  Bakan göz, görecektir.

Kolay gelsin.

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir