Aralık 08, 2022

“Her şeyimi alabilirsiniz ama müziğimi asla!"

“Her şeyimi alabilirsiniz ama müziğimi asla!"

Ben, Pavel Haas. 1899 yılında Çekoslovakya’da doğdum.1944 yılında Auchwitz’de öldürüldüğümde henüz 45 yaşımda idim.

Ben Nico Veldius. Hollandalı bir direnişçi olan Bastiann Wilkis Veldhuis’nin oğluyum. Halen Türkiye’de yaşıyorum.

Ben, Gideon Klein. 1919 yılında Çekoslovakya’da doğdum. Üstün müzik yeteneği ile. Yoğun müzik eğitimim 1941 yılında Terezin toplama kampına sevk edilmemle son buldu. 1945 yılında kamplarda trajik bir şekilde öldüğümde henüz 26 yaşımda idim. Savaş öncesi dönemde ve Terezin’de bestelediğim eserler, şans eseri bir şekilde keşfedildi.

Ben Saül Kastro. 1901 yılında İstanbul, Kuzguncuk’da doğdum. 1919 yılında göç ettiğim Fransa’da, 1941 yılında Drancy kampına, oradan da Royallieu Compeigne kampına sevk edildim. Savaşın sonunu görecek kadar ancak dayanabildim. Ama 10 gün sonra, güçsüz ve hasta, yaşama gözlerimi yumduğumda henüz 40 yaşımda idim. Kamplarda tuttuğum günlüklerle geleceğe geçmişten, yaşadıklarımızdan bir not düşmek istedim.

Ben, Simone İshaki. İstanbul’da yaşıyorum. 1900lü yılarda İstanbul’dan Fransa’ya göç etmiş bir ailenin Marsilya’da henüz 5 yaşında savaşla burun buruna gelmiş çocuğuydum. Dağılan ailem ve kaybettiklerime rağmen bugün İstanbul’da yaşıyorum.

Ben, Viktor Ullmann. 1942 yılında Prag’dan alınıp Terezin’e gönderildiğimde kendini kanıtlamış bir müzisyendim. Terezin’de gerek organizatör, şef ve piyanist ve gerekse müzik eleştirmeni kimliklerimle bu “sözde Show Kampı”nın “boş zaman aktiviteleri” çerçevesinde aktif bir kültürel hayatın inşa edilmesine katkıda bulundum. Maruz kaldığım bütün fiziksel ve psikolojik davranışlara aldırış etmeden, bütün bunlara rağmen besteciliğe devam ettim.

Ben, Helga Weiss. Çocuklar vardı Terezin’de.. Terezin’de tuttuğum günlükleri sonradan bir kitaba dönüştürdüm.

Ben, Ella. Kamplardaki yaşam koşularını kontrol etmek için gelen Kızıl Haç yetkililerini kandırmak üzere, Nazi yetkililerin hazırlattığı ve Terezin’de rahat bir yaşam olduğu aldatmacası ile yetkilileri kadıran, gerçek dışı, yalandan bir tanıtımı olacak olan ve 1944 yılında 55 kere sahnelenen Brundibar operasında şarkı söyleyen çocuklardan biriydim. O çocukların, orada tutsak edilenlerin çoğu, opera gösterilerinden sonra Auschwitz’e sevk edilerek orada yok edildiler. Ben kaldım. Bugün yaşamımı Amerika’da sürdürüyorum. Soruyorlar bana, nasıl devam edebildiniz? Bir çocuk olarak kamplarda nasıl sağ kalabildiniz. Cevabım tek : “Şarkı söyleyerek”.

Ben, Zigmund Shul, Almanya’da doğdum. Besteciyim. 1941 yılında Terezin toplama kampına gönderildim, orada öldüm. Ullmann hakkımda şöyle diyecekti. “Biz Shul ile birlikte gerçek manasıyla insan olabilmeyi başarmış çok önemli bir kimliği ve azimle yoluna devam eden çok önemli bir sanatçı kişiliği de kaybetmiş olduk. Söyleyeceklerim her ölenin ardından sarf edilen beylik laflardan değil. Ölmeden kısa bir süre önce söylediği şu cümlede sonuna kadar haklıydı. “Benim hakkımda bu öylesine kötü ki… Günahlarımdan arınmış, huzur ver. Mutlu insanlarına ve kadim yaratının aksine”

IMG_3171lrBen, Gottfried Wagner. Wagner ailesinin torunuyum. Kişinin aile ismi ile değil, kendi yaptıkları ile değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Müzikolog ve filozof olarak, dünyanın dört bir yanında Alman kültürü, ve yahudi kültürü ve tarihi ile bağlantılı olarak 19. Ve 20. Yy politikaları alanlarında çalışmalar yapıyor, dersler veriyorum.. Terezin’de yaşamı anlatan Lost Childhood/Kayıp Çocukluk operasının yaratılış sürecinde dramatik danışman olarak çalıştım. Reddetmenin erdemini yaşadım. Yaşıyorum.

IMG_3211lrBen Renan Koen. İstanbul’da doğdum İstanbul’da yaşıyorum. Piyanist ve müzik terapistiyim. Terezin toplama kampına ilk gittiğimde ve oranın Yahudi sanatçılarının özellikle gönderildiği bir kamp olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Orada yaşayan müzik adamlarının her şeye rağmen müzik yapmaya devam ettiklerini öğrenmem şaşkınlığımı bin kat daha arttırdı. Araştırmaya, sorgulamaya, daha derin araştırmaya giriştim. Çalıştım. Müzik çalıştım, müziği yaşadım.Ve bir kere daha yaşatmak istedim Holokost’da kayan yıldızları. Bir kere daha yaşatmak istedim Terezin’de sanatla yaşayan ve Holokost’un yok ettiği kompozitörleri. Yeniden bir ses vermek istedim artlarında bıraktıkları notalara. Bu parçaları Türkiye’de ilk defa icra etmek istedim.

Ben, Erdem Nusret Karakaş. Nazım Hikmet korosunun şefiyim. Biz, Koronun solistleri. Koro olarak bir misyonumuz var bizim. Yaşamda çok sesliliği yerleştirmek istiyoruz. Her sese yer olmalı yaşamda. Her sesin bir sözü, her sözün bir yeri olmalı. Tıpkı koromuzda olduğu gibi.

…..

Onlar, Pavel Haas, Nico Veldius, Gideon Klein, Saül Kastro, Simone İshaki, Viktor Ullmann, Zigmund Shul, ve burada ismi zikredilmeyen milyonlarcası… Savaşın, zülmun şekillendirdiği, soykırımın yok etmek istediği sadece fiziksel olarak değil ama tüm geçmiş birikimleri, tüm kültürleri, hayata bakışları ile yaşamı seçtiler. Tüm kötülüğün ortasında bile direndiler.Her şeye rağmen içlerindeki yaşam gücünü yine içlerinden çıkan müzikle -ya da var olma çabası ile- bir şekilde anlamlandırarak dışarı çıkaran, kendi iç ışıklarını becerileri yolu ile dışa yansıtarak kampların sonsuz ve ifadesi mümkün olamayan anlamsız, insanlık dışı ortamlarında yaşamlarına bir anlam katma çabası, yaşamı her şekilde ve her durumda kutsama yolu yaratarak direndiler.

Birbirlerinden onca farklı ve mutlaka saygı duyulacak ve asla unutulmayacak, unutulmaması gereken kişilikler.

Yaptıkları, yaşadıkları, eserleri, deneyimleri… Zamanın ve insanlığın zorba dönüşümü ile gölgeler altında kaybolurken, iki değerli araştırmacı, iki değerli müzik ve sanat insanı araştırmaları ile onları yeniden gün yüzüne çıkarmayı seçti. Gottfried Wagner ve Renan Koen zamanın hoyratlığına direnen belgeleri araştırdı, inceledi, bizler adına toparladı ve Holokost’u andığımız geçtiğimiz nisan ayında Anadolu Kültür Grubu, 500. Yıl Vakfı ve Şişli Belediyesinin sponsorluğunda, Nazım Hikmet Korosu eşliğinde bir sunum ile İstanbullu müzik ve tarih meraklılarının bilgisine sundu. Uzun ve yoğun araştırmaların sonucunda gerçekleşen bu ilk proje, esasen çok daha kapsamlı bir projenin ilk adımı.


Aslında o karanlık zamanlarda olanları şu başlıkla tasvir etmek mümkün: Kötülüğün Deneyimlenmesi” Theresienstadt/Terezin toplama Kampı kötülüğe -ki bu özellikle Yahudilere yöneltilmiştir- bu denli azmedildiği özel bir vakadır” (Leo Beck). Ancak her kötülüğün içinde olduğu gibi, bu kötülüğün içinde de güzellikler yaratmak, her şeye rağmen, hatta bazan insanın kendine rağmen mümkün olabilecektir. Nitekim Terezin Toplama kampına sevk edilen bir çok Yahudi sanatçıdan biri olan Viktor Ullman, Terezin günlüğüne 1944 yılında şu satırları düşecekti “Beste yapmak bir sanatçı olarak ahlaki değerleri geliştirebilmenin bir yoluydu; kötülüğe karşı manevi bir dünya oluşturabilmek için direnebilmek demekti”.


“Artık kızmayacağım. Her şeyimi alabilirsiniz ama müziğimi asla” Viktor Ullmann

Bu noktada sözü Gottfried ve Renan’a bırakmak gerek..

Gottfried Wagner – Profesyonel hayatım boyunca 5 kıtadan Yahudi Cemaatleri tarafından davet aldım. 35 yıldır İtalya’da yaşıyorum. Ama New York’ta da yaşadım. 19. Ve 20. Yy.da olanlar yüzünden Yahudi Kültürü ve tarihine olan ilgim nedeniyle Orada Kurt Weill Foundation’ın yöneticiliğini yaptım. Ancak, takdir edersiniz ki, Wilfried Wagner gibi, militan bir nazi’nin torunu olduğunuzda bu çalışmalar hiç de kolay olmuyor. Oldukça ciddi bir mücadele değil mi? Dolayısıyla Kurt Weill organizasyonundaki görevim benim için bir pasaport niteliğinde olmuştur. Genelleme yapmamak gerekir, karanlık bir kabilenin içinden de farklı biri çıkabilir.

Dalia MayaSon dönemde Zak Ebrahim’in otobiyografisini okumuştum. Önde gelen bir Hamas terörüstinin oğlu. Terörden yorulmuş, artık yapıcı olmak gerektiğini savunan biri. Babasının yolundan ayrılmış bir oğul. Yaşadığı zorlukları anlatıyordu kitabında.

GW – Evet, zor. Kesinlikle çok zor. Ama biliyor musun benim için özellikle Kurt Weill’de yönetici olduğum dönem çok önemli idi. Hitler sonrası Almanya’sında büyüdüm. Tabii ki derin bir sessizlik hakimdi. Bazı konular konuşulmazdı. Ancak ben aşırı politik bir ortamda yetiştim. Aile mülkümüz Amerikan askerleri tarafından kullanılıyordu. Bizse yandaki bahçıvan evinde yaşıyorduk. Tabi bu benim için çok büyük bir hediye gibiydi. Dışarı baktığımda Amerikan askerlerin gelip gittiğini görürdüm, onların çizgili ve yıldızlı bayrakları asılıydı büyükbabamın evinde.. Doğal olarak sorular oluşurdu beynimde. 4 -5 yaşalarımda idim ve çok meraklı idim. Neler olduğunu merak ediyordum. Ama konuşulmuyordu. Ev büyük partiler için kullanılıyordu. Ben Savaş sonrası aç bir çocuktum. Ama Almanlar işgalci Amerikalılardan bir şey isteyemezdi. Öyle derdi babam “Sen bir almansın. Hiç bir şey söyleme, hiç bir şey isteme onlardan. Amerikalılardan yardım isteyemezsin!” Bir gün bir partide camdan seyrederken, içeride muhteşem bir pasta. Ağzımın suyu akmıştı. Açtım. Babamın söyledikleri umurumda değildi. Çocuk halimle isteyiverdim. Dev bir afro Amerikalı ile ilk karşılaşmamdı. Bir tabakta sadece bir dilim pasta değil bir portakal da getirmişti bana. Anladım ki, onlar iyi Amerikalılar. İşgal güçleri de olsalar, halka iyi davranıyorlar. Onlarla hiç bir zaman her hangi bir sorunum olmadı. Ve ırkçı ve antisemit olan anneannemin evinde, Richard Wagner’in mihrap mezarı başında bana ikram ettikleri bu bir dilim pasta ile bana kişisel olarak ilk dersimi vermişlerdi. Bir çocuğun ilk sorgulamaları. Yetişkin insanların dünyasında, onların ötekileştirmelerinde, işte bir insan, kişisel olarak başka bir insanı kişisel olarak görüyor ve ona bir insan gibi davranıyor. Ne kadar büyük bir tezatlıktı bu evde, aile ortamında, alman toplumunda anlatılanla, yaşadığım arasındaki fark. Bu küçük hikaye, benim gelecek hayatımı şekillendirmeye başlamıştı. Bir de müzik vardı tabi. Opera’da sadece Wagner dinlenebiliyordu. Fakat bu müzik, çocuk halimle, bende korku yaratıyordu. Zira karanlıktı. Günahtan kurtulmayı, kanın arınmasını anlatıyordu. Ve tabi bir çocuk olarak hiç bir şey anlamıyordum”

DM – Renancım sana dönersek, nasıl bu müziği araştırmaya başladın? Terezin kampının müzik evrenine bu yolculuk nasıl başladı ?

Renan Koen – Terezin kampından etkilenmiştim. Çocukken, sanatçıları özellikle gönderdikleri bir kamp olduğunu duymamıştım. Bunu ilk duyduğumda şaşkına dönmüştüm. Sonrasında merak etmeye başladım. Ne yapmışlardı oradaki sanatçılar, müzik yaşamlarında? Nasıl devam etmişlerdi, edebilmişler miydi? Nasıl eserler vermişlerdi? Onlardan geriye neler kalmıştı? Araştırdıkça, bu sanatçıların o tarifi mümkün olmayan kamplarda bile müzik yapmaya devam ettiklerini öğrendikçe şoktan şoka sürükleniyordum. O koşullarda üretmeye nasıl devam edebilmişlerdi? Müziği, resmi, edebiyatı, şiiri… Öncelikle Terezin Fondasyonuna yazdım. Bestecilerin listesini istedim. Listeyi elde ettikten sonra yaşamlarını, çalışmalarını araştırdım. Doğal olarak özellikle ve öncelikle piyano için bestelerini merak ediyordum. Yavaş yavaş koro için bestelerin de çok güçlü olduğunu fark ettim. Yalnız müzik değil, sözler de çok güçlü idi. Notaları sipariş etmeye başladım. Ancak bunların gelişi bir kaç yıl sürdü… 2011’de ilk defa Neve Şalom’da Pavel Haas’tan bir piyano süiti seslendirdim, bir de koro çalışması. Araştırdıkça daha derinini araştırmak istedim, derine indikçe sanatçıları anlama ihtiyacı içindeydim. Dışsal bir çalışma gibi görünen bu süreç, bir anlamda içsel bir çaba idi. Dev bir içsel süreç. Terezin’de neler olduğunu anlamak, o bestecilerin neleri nasıl yaşadıklarını hazmetmek oldukça zorlu idi. Ve her an daha derin bir anlayışa doğru inanılmaz bir yolculuktu bu.

DM – İkiniz nasıl bir araya geldiniz?

RK – Araştırdıkça bunların paylaşılması gerektiğini de düşünüyordum. Uykudan Önce projesinin tohumları da böyle atıldı. Önce beni her zaman desteklemiş ve hala desteklemekte olan 500. Yıl Vakfına gittim. İstanbul’da herkese açık bir konser gerçekleştirmek istediğimi paylaştım onlarla. Geçmişte yaşananların neler olduğunu herkes bilsin istiyorum. Geleceğin şekillenmesinde geçmişin bilgilerinin yeri büyük çünkü. Bu dönemde konseri Depo’da yapmak istiyordum. O yüzden Anadolu Kültür başkanı Osman Kavala ile iletişime geçtim. Kendisi de projeye en başından inandı. Deponun küçük olması sebebiyle Şişli Belediyesi ile iletişime geçti. Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü projeye bayılınca, hak ettiği prestije uygun olarak Zorlu PSM gündeme geldi.

DM – Topluma faydalı olabilecek bir amacınız olduğunda, bir güç birliğinin oluşması an meselesi. Nitekim görüşmeler devam ederken Renan, Terezin konusunda derin araştırmaları olduğunu bildiği müzikolog Gottfired Wagner ile de temasa geçerek, projesini anlatıyor. Mailin üzerinden henüz 15 dakika geçmeden cevaplar geliyor. Teknolojiden istifade ediyorlar. Skype üzerinden yapılan görüşmeler ve günlerce gidip gelen binlere mail, evraklar…

GW – Son derece yoğundu. Benim açımdan bu bir misyon. New York’a adım attığım andan itibaren, öncelikle, bir şekilde, Nazi olmadığıma dair insanları ikna etmem gerekiyor. Çok iyi dostluklarım oldu. Mesela Hanna Busoni. Berlinli bir Yahudi ailesinden geliyor. Tamamen asimile idi. Onun evinde yaşadım bir dönem, onunla suçluluk, utanç, ve acı, hüzün kavramlarını tartıştık. Zira belli bir ortamdan geliyorsanız, bazı şeyleri konuşmuyorsunuz. Alman toplumunda ve Wagner ailesinde, belli bir şekilde davranmayı öğreniyorsunuz. Öyle öğrendiğiniz için de kendiniz hakkında bile yanlış bilgilerle donatılıyorsunuz. Hala, çok ciddi bir şekilde, suçluluğun miras kalmayacağına inanıyorum. Hiç alakası yok! 1947’de doğdum ve bambaşka bir yol geliştirdim kendime. Dolayısıyla, insanın kendisi ile monologlar, konuşmalar, sohbetler yapması çok önemli. Ancak o zaman bir diyaloga gelebiliyorsunuz. Ve diyalog nesilden nesile sürecek çok uzun bir yol. Bir şekilde, bunu ciddiye aldığınızda, bu bir yaşam taahhüdü. Çok net. Bunu ciddiye aldığınızda, diyalog yaşam şeklini oluyor. Benim yaşamımda da çok önemli açılımların kaynağı oldu diyalog. Bu yolda, Yahudi diyalektiği ile de karşılaştım. Bir soru sorduğunuzda, soru ile karşılık alıyorsunuz. Bu tipik bir reaksiyon. Soru yeterince açık olmadığında, konuyu açıklığa kavuşturacak başka bir soru ile cevap veriyorsunuz. Bu benim için çok yönlendirici bir yaklaşım. Kültürel ve entelektüel yaşamımda çok önemli yeri var. Mesela Tel Aviv’e gidiyorum üniversitede bir konuşma yapacağım. Tabi cebimde Kurt Weill İnstitüdenki görevim bir pasaport niteliğinde. Ancak yine de size bakıyorlar. “Sen de Kimsin?” “Wagner”. Ben de şöyle diyorum “Dinleyin, size söyleyeceklerim var. Yaşamda her zaman bir başka yola geçmeniz mümkün. Her zaman bir seçeneğiniz var. Tüm sonuçları ile birlikte tabi.

DM – Kendisi de bir kamp kurtulanı olan psikiyatr Victor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı isimli kitabında, kamplardan kurtulanların bir şekilde yaşamlarına bir anlam katabilmiş olanlar olduğu sonucuna varmıştı. Sizce kamplarda müzik ya da sanat yapmayı sürdürebilenler için müzik bir anlam arayışı mıydı?

RK – Anlam arayışının ötesi

GW – Evet, çok çok güçlü

RK – Kendi pozitif direnişlerinde olmaktı. Müzik aracılığı ile çok güçlü bir şekilde direndiler. Oradaki ifade edilmez korkunç durumu müzik ile dönüştürdüler kendileri için de çevresindekiler için de. Her gün, her dakika, her an, her saniye…

GW – İnsandan söz ediyoruz burada. Öylesine bir güç! “Kimse beni alamaz. Arkamda, makineli tüfeği ile bir SS subayı duruyor. Onurumu elimden alabilir, insanlığımı elimden alabilir, ancak bir kompozitör olarak ben müziğimi bestelemeye devam edeceğim” Böyle bir his.

DM – Öte yandan Yahudi inanışına göre yaşam her zaman üstün gelmeli.

GW Evet, le haim
DM – Gottfried, siz Post-Holokost Tartışma Grubunu yarattınız. Bu da sizin açınızdan, yaşamınıza bir anlam katma arayışı mı idi? Ya da bir nevi kan arındırma yolu mu?

GW – Sohbete 6 milyon katledilenle başladık, sonra gerisini ekledik. İkinci dünya savaşı geride, bizlere ölü bedenlerden oluşan bir Himalaya bıraktı. Bu hiç bir zaman geçmeyecek. 16 milyon ölü beden! Başlangıç noktası bu. Ancak onları gruplara ayıramazsınız. Mümkün değil! İşte bu nokta bir yol açılıyor. Bu noktada böyle bir şartta bir adım atabilmenin tek yolunun dinlemeye başlamak olduğuna ikna oluyorsunuz. Tek yaklaşım yolu bu. Ancak tüm taraflar diğerlerinin söyleyeceklerini dinlemeye hazır olmalılar. Şart bu. Diğerlerinin söyleyeceklerini dinlemeye, diğerinin bir birey olarak söyleyeceklerini, deneyimlerini, ne şartlarda nasıl yetiştiğini dinlemeye hazır olmalısınız. Psiko-analizlerde bu yolla yaşamınıza yeni bir yapı kurmanız mümkün. Buradan, Ermeni soykırımı üzerine bir konferans vermek üzere New York’a gitmeliyim. Ama tabii ki Avrupa’da gerçekleşmiş olan Yahudi Soykırımı üzerine de konuşmak zorundayım. Benim geçmişimle, bu bir mecburiyet! Bir onur ama bir sorumluluk da aynı zamanda. Getirdikleri ve götürdükleri var. Ben mesela bu yaklaşımımla Almanya’da bir kariyer yapamazdım. Primo Levi’nin sözü belki de yaşamımın mottosu olmalı “İnsanları bireysel olarak ne olduklarına göre yargılamalısınız, ve onları bir grubun köşesine yerleştirmemelisiniz

DM – Ancak geçmişten söz ettiğimizde, sıklıkla entelektüel birikimimizle konuşuyoruz. Öte yandan çoğu zaman bu düşünce, ilgi ve deneyimleri yaşama geçirmiyoruz. Gündelik acılar, Suriye’de, Somali’de olanlara karşı bir şey yapamıyoruz, yapmıyoruz daha doğrusu. 

GW – Tam öyle düşünmüyorum. Ancak haklısın. Hassasiyetleri akademik kalarak yaratamayız. Hassasiyet öncelikle kişinin kendi deneyiminden gelir. Çelişki her zaman vardır. Ancak her zaman konuşmak gerekir. Her türlü soykırımı konuşmak gerekir. Papa Fracis’in sözlerini konuşmak gerekir. Tıpkı Sigmund Freud’un yazdığı gibi insanlar genellikle kendi iletişim eksikliklerini düşman yaratarak örtmeye çalışırlar. Ve burada işin zor kısmı yatıyor. Herhangi bir değişim olması için eleştiri ve öz eleştiri yapabilmek temel şarttır. Denge sağlanamazsa, diyalog olmaz. Skype’de, sohbetlerde, diyalog ve farkındalık geliştirmek zorundayız, İSİS’e, Nijerya’da, orada burada olanlara karı duruşumuzu belirlemek zorundayız. Suriyeli mültecileri dinlemeli, onlara elimizden geleni yapmalıyız. Akdeniz’in ortasında terkedilmiş bir gemide 200 anne ve çocuk varsa bu bir skandaldır! Ben, Suriye’de bir baba olsaydım ne yapacaktım? Ailemi o gemiye koymak için uğraş vermeyecek miydim!?

 


DAHA BÜYÜK PROJENİN İLK ADIMI

“Okullarla çalışmayı düşünüyoruz. Üniversiteler ve hatta daha küçük yaşlar. Bu konuyu Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Osman Kavala ile konuşuyorduk. Okullara konser ama belki de çalışma atölyeleri programlamamız gerek. Belki bir müzik terapisi bakışı ile çeşitli programlar geliştirmeyi düşünüyoruz” diye açıklıyor Renan.

“Ayrıca bu projenin albümünü de hazırlıyorum. Daha fazla müzik içerecek bir albüm. Ve tüm bilgileri de bir DVD olarak içine ekleyebileceğim bir albüm. Kariyo&Ababay Vakfı ve Erol Hakanoğlu bu albümümün destekçileri. Öte yandan Ekim ayında Los Angeles’ta “Müzik şiddete karşı bir direniş midir” başlıklı bir kongreye davet edildim. Shoah Center ve Toronto Müzik okulunun organize ettiği bir kongre bu.”


GELECEK NESİLLER SÖYLEYECEK TEK BİR SÖZÜNÜZ OLSAYDI, NE OLURDU?

GW- “Yaşam için cesaretli ol!”

 RK –Tek sesli tutsaklıktan kurtulup çok sesli özgürlüklerimize ulaşmaya bak”

 


“Renan Hanım ilk bu projeden bahsettiğinde böyle bir konserin Holokost’u anmak için çok anlamlı olacağını düşündüm. Malum, ülkemizde bu konular yeterince bilinmiyor ve iç ve dış güncel siyasetin dinamikleri geçmişe bakışı etkiliyor. Bu da Holokost anmalarının araçsallaştırılması riskini doğuruyor. Buna karşılık insanlık durumlarını, trajedileri samimi biçimde irdeleyen sanat eserleri araçsallaştırmaya mahal bırakmadan insanı derinlemesine etkileyebiliyor.

Renan Hanım’ın projesi buna çok iyi bir örnek. Gücünü toplama kamplarına yollanmış, burada  beste yapan Yahudi müzisyenlerden alıyor. Bu proje sadece Holokost’un mutlak kötülüğünü hatırlatmakla kalmıyor; kamplarda son dakikaya kadar beste yapmak iradesi, Doğu Avrupa’daki yaratıcı Yahudi ruhunu da çok iyi biçimde yansıtıyor. Bu proje hem tarihi daha iyi öğrenmemize katkı sağlıyor, hem de tüm sanatçılara, aslında hepimize, örnek teşkil edecek bir insanlık dersinin aktarılmasını sağlıyor.”
Anadolu Kültür Başkanı Osman Kavala


 

Dalia MAYA
Mayıs 2015

Konser fotoğrafları için Alberto Modiano’ya teşekkürler 🙂

Bu yazı Şalom Derginin Mayıs 2015 tarihli sayısında yayınlanmıştır. İlgilenenler için link “her şeyimi alabilirsiniz ama müziğimi asla”

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir